Şehid Tekiner Tayfur Hayatı (Biyografisi)

Oca 09, 2012 Yorumlar Kapalı Gönderen:

Şehid Tekiner Tayfur Hayatı (Biyografisi)

Şişli İmam Hatip Lisesi sıralarında, öğretmenleri ve öğrenci arkadaşları arasında da, seçkin bir çehre Tekiner Tayfur. Tekiner, orta sona kadar bu adla tanınan, çağrılan, yaşını aşmak ve en handikaplı hedeflere ulaşmak isteyen, hayat dolu, bulunduğu ortamı kendi lehinde değiştirebilen, küçük yaştan beri, Kur’ani ahlakı yaşamak için çırpınan bir çehre…
Ortaokuldan liseye geçişte, bambaşka bir dinamizm kazanmıştı. Arkadaşları ve çevresi tarafından ‘Muhammed Taha’ olarak tanınıyordu. Bu mahlas, O’nun içindeki mucahidane duygu ve kararlılığın isim haline gelmiş şekliydi. Daha 18 yaşın kendisine verdiği yenilmez, alt edilmez bir cesaret ve aksiyondu bütün bunlar. İnandığı gibi yaşamaya azmetmiş ve asla düşündüğü ve inandığının aksine bir hayat seyri takip etmemiştir. Takva, cehd, ihlas ve samimiyetle dolu bir edası vardı. Bütün bu özellikler bir araya gelmiş, güzelliklerin kendisinde toplandığı bir çehreyi oluşturmuşlardı. Henüz 14 yaşında olduğu bir dönemde, kendisinden beklenmeyen çalışmaların içinde bulunuyordu. Çalışmalarından ötürü, henüz çocuk denecek yaşında zindana düşmüştü.

Müslümanların yaptıkları çalışmaları, O kesinlikle yeterli bulmuyor, yapılması gerekenin çok altında bir çalışma ile günlerimizi geçirip yitirdiğimizi söylüyordu. Müslümanların içinde bulundukları zor şartların tek sebebinin, cihadı terk etmelerinden kaynaklandığını söylüyor, her defasında Hz. Ebubekir’in şu sözünü tekrar edip duruyordu: ‘Cihadı terkeden hiç bir millet yoktur ki, Allah onların üzerine zilleti yazmasın.’

Tekiner kardeşimiz cihaddan aynen şöyle bahsediyordu, not defterinin arasında: ‘Müslümanların uzun zamandan beri, unutup, hatta ilmihal kitaplarından bile çıkardıkları İslam’ın en mühim farzlarındandır, cihad…’ ‘Bizim cihadımız , iki yönlüdür. Biri düşmana diğeri nefse karşı. Silahımızın en keskin yönü ise, nefsimize dönük olmalıdır. Nefsini yenemeyen, onu terbiye edemeyen, dış düşmana karşı zafer elde edemez.’

Afgan cihadı karşısında, gerek dünya ve gerekse Türkiye müslümanlarının suskunluğu, O’nu çok derinden etkiler, bunu bir türlü kabullenemezdi. O, şehadeti arzuluyordu. Şehid olup dünyada ve ahirette izzet ve şeref bulmak istiyordu. Devamlı olarak: ‘Ya Rabbi kanımı, günahlarım için temizleyici kıl…’ diye dua ve niyazda bulunuyordu.
1983’te Şişli İmam Hatip Lisesi’nden mezun olan Tekiner Tayfur, aynı yıl İ.Ü. İşletme Fakültesi’ni kazanır. Fakülteye bir kaç ay devam eder ve bırakır. Gönlünde liseden beri depreşen ve sevda olan bir şey vardır.

1984 yılbaşında, Taha kardeşimiz düğüne gidercesine bir haletle, Afgan Mücahidleri’nin safına karışmış bulunuyordu. Bu arada Pakistan’da üniversite öğrenimini de devam ettirmeyi ihmal etmemiş, kendini ilmi yönden de mücehhez kılmıştı.
Pakistan’a gittikten sonra, bilgi kültür ve anlayışı da gelişmişti. Bunun yanı sıra bir çok kötü hasletlere karşı kendisini korumuş, ruhunu Rabbi’ne sunabilecek kıvama gelmişti.
Fırsat buldukça cepheye gidiyor, Allah’a vermiş olduğu zösü yerine getirmeye çalışıyordu. Bilgi yüklü ama ameli olmayan bir müslüman olmak istemiyor, özellikle böyle müslümanlara karşı iyi nazarla bakmıyordu.

O şöyle diyordu: ‘…Ya Rabbi tuğlasında teri ve kanı bu mubarek şehidlerin yolundan benimde yürümemi nasib et…’ 1986 yılında, bir kez gazi olmuştu.

Bu gaziliği, sanki sonradan kendisini bulacak şehidliğe, bir hazırlık gibiydi. İlk gaziliğini Molla Kali bölgesinde, Ağustos ayında sağ bacağından yaralanarak almıştı… Bu yarası, O’nun şehadete olan azmini bileyerek, hatırlanmasını sağlamış, adeta şehadet için itici bir unsur olmuştu.

Tekiner Tayfur da Allah’a söz veren müminlerden. Ve, vediği sözün eylemini tutmanın eylemini gerçekleştirdi. Allah yolunda ölümlerin en şereflisini kucakladı, şehidlerin kervanının bir üyesi olarak…

Hayatının kirleri için, kanının Allah yolunda akmasını, bunun kendisinin geçmiş günahlarına keffaret olmasını istemişti.

Ve yüce Mevlamız da O’nun bu niyetini kabul buyurmuş, kanını kendi yolunda akıtarak, şehadetle şereflendirmişti.

Babası Muzaffer Tayfur, oğlunu anlatırken, hem gözyaşı döküyor ve hem de ‘Bu Allah’ın bize büyük bir lutfudur’ diyor ve oğlunu bize şöyle anlatıyordu: ‘Bir gün oğlum Taha’yı rüyamda üzeri örtülü bir şekilde yatıyor olarak gördüm. Rüyamda üzerini açtım, bir de ne göreyim Taha’nın yüzü güleç bir şekilde vefat etmiş. O günün ertesinde tanımadığım biri yanıma geldi. Ben bu tanımadığım adama ‘Oğlumun şehadet haberini mi getirdiniz?’ dedim. İlk önce söylemek istemedi.

Ben dedim ki ‘Ne olur söyleyin de, annesini teskin edeyim, değilse sizin söylemenizle teskin olmaz’ ve bana şehid olduğunu söylediler. Ben hanıma söyledim. Gözyaşları içinde kendimizi tutamadık. Ben hanıma dedim ‘Böyle müjdeli haber herkese nasib olmaz.Üzülme, O’nu bize Allah verdi ve yine Allah uğruna şehid oldu.’

Tekiner Tayfur 10 Ocak 1988 Host-Afganistan

Tekiner Tayfur’un Aziz Hatırasına

I
Kirli bir adamın nurdan kelimeleri avuçlayıp sana ikram etmesini komik buluyorsun biliyorum.
Yüzüme öfke-şefkat karışımı bir bakış fırlattığının da ayrımındayım. Hani ahitleştiğim adam/lar?

Nerede beraberce dağladığımız diller?

Sözlerimiz hani ki; kahraman dağların bağrında katıksız zamanlar içre adamıştık?
Soruların Muhammed Taha çığ gibi büyüyerek geliyor üzerime.
Seni yazmak bir dönemin avlusunda terk ettiğim kendimin öfkeli bakışlarıyla yüzleşmek demek benim için aynı zamanda.

Arjantinli bir müslümanla karşılaşmıştık bir gün hatırlarsın. Onu samimiyetle kucaklayışın, konuşurken elini sürekli tutuşun, ihtiyacı olup olmadığını soruşun şu an gibi gözümün önünde. Ondan ayrıldıktan sonra söylediğin şu sözleri hep hatırlarım “İngilizceyi öğrenişimin en büyük nedeni işte bu Müslümanlarla hasbıhal edebilmek…”

II
Sözcüklerini yitirmiş bir adamın imitasyon cümlelerle sana methiyeler dizmeye çalışmasını traji-komik buluyorsun biliyorum.

Elinin tersiyle verdiğin mesajın sensiz zamanlarda ürettiğim pratiğin tamda hak ettiği bir cevap olduğuna inanıyorum.
Ama her şeye rağmen hatıranın önünde ürkek bir kalp, fersiz bakışlar, kekeme sözcüklerle duruşum hepten de anlamsız değil.
Soğuk bir aralık akşamıydı hatırlarsın muhakkak. Dışarı çıkmamız gerekiyordu ve benim üzerime alacak bir şeyim yoktu. Bir mont getirmiştin. Yeşil renkli hiç unutmam. Kendi ellerinle giydirmiştin üzerime. Dışarı çıktığımızda bakışlarını bana giydirdiğin monttan hiç ayırmaman ve adeta başka hiçbir şeye bakmaman dikkatimi çekmişti. Açıkçası biraz rahatsız olmuştum bu tavırdan. “Bu üzerindeki mont kimin biliyor musun?” diye sormuştun. Ben de merakla “Hayır. Kimin acaba?” diye sorunca gözlerin dolarak “Şehit Bilal’in” demiştin…
O mont üzerimde değil ve üşüyorum şu an…

III
Meddahlardan hoşlanmadığını biliyorum. Riyakarlığın/riyakarların ümmetin sırtındaki yüklerden en büyüğü olduğunu da biliyorum. Şehitler meclisinin kutlu fertlerinin nakısların övgüsüne ihtiyaçları da yok zaten. Ama bilinmelisin ey Taha ki, seni konuşmak kaybolan yanlarımızı da konuşmaktır aynı zamanda. Seni övmek geçmiş zamanlarda zayi ettiğimiz değerlere hasret duymaktır aynı zamanda.
Seni övmüyorum ey kutlu şehit, yitik yanlarımı arıyorum gecenin zifiri sessizliğinde.
Şahadetinden sonra İslamabad’da okuduğun İslam Üniversitesinde arkadaşlarının düzenlediği programda hocalarının arkandan döktükleri gözyaşları unutulur gibi değil. İslam dünyasının her yanından orada bulunan öğrenciler de gözyaşlarını hocalarının gözyaşlarına dualarını hocalarının dualarına eklemişlerdi senin için.
Hele Afganlı Mutiullah’ın bir gece gelip senin yatağına yatıp hüngür, hüngür ağlaması unutulur bir manzara değildi asla.
Hayır, ben kendime ağlıyorum…

IV
Hilafet diyarının şehidi diye manşet atmıştı senin için bir Arapça dergi. Cabir Gumeyha (Tekinerin Hocası ve şair, Mısırlı) en güzel şiirlerinden birini senin için yazmıştı. Ve şiirini sunarken gözyaşlarını kelimelerine katık yapmıştı.

V
Bana güldüğünü biliyorum.

VI
Tek tesellim yokluğunu zaman, zaman da olsa hissediyor olmam. Ve bir yanımın çürüdüğünü hissediyorum seni hatırladığım zamanlar.
Yitik yanlarımı hatırlıyorum sen yâdıma düşende.
Ne olur çok görme…

Tekiner Tayfur’un Filistin rüyası…

Seksenli yılların başı benim ortaokulu bitirip liseye başladığım yıllara tekabül ediyor. İçinde büyüdüğüm mahallenin hiç giremediğim sokakları vardı. Demokrasi suya indirilmiş, bir sabah uyandığımızda her taraf haki renge boyanmıştı. Giremediğim sokaklara bundan sonra da girmek mümkün olmadı. Televizyon yaşanan meşum zamana uygun olarak her bir tarafı siyah beyaz gösteriyordu. O yıllarda televizyon bizim eve giremedi. Sınıf arkadaşlarımın hiçbirinin evinde de televizyon yoktu. Dünyada olup bitenleri kanaat önderlerinden ve kitaplardan haber alıyorduk. Filistin kanayan bir yaraydı ve Afganistan Ruslar tarafından işgal edilmişti. Merhum şair Erdem Beyazıt’ın İpek Yolundan Afganistan’a kitabı sanki oralardan gelen bir selam gibi ellerden düşmüyordu. Henüz lise 1. sınıftayız.

Ajansların Filistin ve Afganistan’la ilgili haberleri ergenlik sorunlarımızı bile unutturmuştu. Hepimiz aynı şarkıyı söylüyorduk belki ama içimizde biri vardı ki o “marş yürürken bestelenir” düsturuna yürekten inanmıştı: Tekiner Tayfur. Dünyayla irtibatımızı tek başına o sağlıyor gibiydi. Sabahleyin sınıfa girer girmez bütün sınıfı sobanın etrafında toplar ve Filistin direnişinden canlı sahneler aktarırdı. O kadar canlı anlatırdı ki direniş sahnelerini sanki oralara gitmiş de ayağının tozuyla yeni gelmiş sanırdık. Tekiner Tayfur’un hararetle anlattıkları hayalini kurduğu Filistin rüyasından başkası değildi. Lise yıllarımız boyunca Tekiner hep aramızda “rüyasında Filistin’e gitme mertebesine ulaşan’ biri olarak anıldı. Şişli İmam Hatip Lisesi’nin yıllığında ‘İleride Hangi Eseri Yazmak İsterler?” bölümünde yine bu rüyanın izleri vardır. Mezun olunca hangi eseri yazmak istersin sorusuna Tekiner Tayfur şöyle cevap vermiş: “Filistin’den Dönerken”.

‘En Çok Neyi Severler?’ bölümünde de Tekiner’in rüyası devam etti: “Rüyasında Afgan dağlarına tırmandığı geceyi”. Kafası ve kalbi böylesi yolculuk hedefleriyle dolu olduğu halde liseyi bitirdi ve İstanbul İşletme Fakültesi’ni kazandı. Üniversiteye ancak bir sene tahammül edebildi. İşgale uğramış coğrafyalara ve işgal gören yüreklere yolculuğa çıktı. Bu hem bir çeşit zayıf bedeniyle birlikte muhkem yüreğini zulme karşı set kılmak hem de aslında kalp mesafesi kadar yakın olan uzakların ilmini öğrenip hikmetine ulaşmak demekti. Düşündüğü gibi yaptı. Devam ettiği üniversitenin sınırlarını genişletti. Kitapların yazmadığı ya da kitaplara sığmayan insan gerçekliğini tahsil etti. Gittiği yerlerden üzeri mazlum fotoğraflarıyla dolu kartlar atmıştı. Her seferinde utanmıştım bu fotoğraflara bakmaya.

Oysa şimdi İsrail bombardımanında bedenleri parçalanan çocuklara nasıl da kolayca bakıyoruz. 1987 yılı sonlarına doğru birkaç haftalığına İstanbul’a gelmişti. Doğudan, Batıdan, Ortadoğu’dan konuşmuştuk uzun uzun. Anlatışındaki hararet ve heyecan hiç değişmemişti. Sadece bu seferki anlattıkları rüyadan arta kalanlar değil bizzat yaşayıp gördükleriydi. Ne getirdin bize oralardan diye takılmıştım. “Şehadet haberleri, acı ve biraz da sıtma” diye cevap vermişti. Belli ki oralarda sıtma hastalığına yakalanmıştı. Bunu hiç anlatmaya değer bulmadığından üzerinde durmamıştı bile. Ben tam merak saikıyla (sonradan şarapnel yarası olduğunu öğreneceğim) yarayı sormaya davrandığım bir anda sorumu tam orta yerinden ikiye bölerek birden şiire geçmişti. Tekiner Tayfur’un dilinden hiç düşürmediği ve ezbere sonuna kadar okuduğu şiir Sezai Karakoç’un “Masal” şiiriydi. Medeniyet bağlamında yaşadığımız med-ceziri Karakoç’un bu şiirinden daha güzel anlatan bir metin var mıdır bilmiyorum; ama özellikle Tekiner Tayfur’un ağzından dökülen şu dizeler onun hayalden-rüyaya, rüyadan da gerçeğe irtifa eden yolculuğunu daha bir anlamlı kılıyor: “Batılılar!

“Bilmeden / Altı oğlunu yuttuğunuz / Bir babanın yedinci oğluyum ben / Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden / Babam öldü acılarından kardeşlerimin / Ruhunu üzmek istemem babamın / Gömün beni değiştirmeden / Doğulu olarak ölmek istiyorum ben…”

Daha ergenliğin adım atar atmaz değişime direnerek, kendisi olmak için mücadele eden ve medeniyet sınırlarını inancıyla çizen bu genç adam yaşamalıydı ve Doğunun hiç eksilmeyen yedinci oğulları arasındaki yerini almalıydı. Böyle düşünüp temenni ettiğim içindir ki yazdığı mektupların son satırındaki dileğini yerine getirmekte hep tereddüt ettim. “Dua et, ben de şehitlerden olayım” diyordu. Dileği daha bize ulaşmadan henüz ilk ergenlik yaşından itibaren kurduğu Filistin hayalleri ve Afganistan rüyaları duaya dönüştü.

10 Ocak 1988′de Host kuşatmasında şehit olduğu haberi geldi. 24 yaşındaydı şehit olduğunda. Tam yirmi bir yıldır büyüdü içimizde Tekiner Tayfur. O büyüdü, biz küçüldük. Onun hayalleri vardı bizim katı gerçeklerimiz. Bir daha yaşlı ya da genç hiç Filistin rüyası gören birine rastlayamadım. Anladım ki önce yürekler ve beyinler işgal ediliyor sonra şehirler. Tekiner Tayfur’un yolculuğuna tanıklık etmiş dostlarından biri -Metin Ünlü- oldukça içli bir yazı yazdı geçen yirmi bir yılın ardından. Bu son derece dokunaklı yazının bir yeri var ki insan daha ileri gidemiyor. Okuyalım:

“Soğuk bir Aralık akşamıydı hatırlarsın muhakkak. Dışarı çıkmamız gerekiyordu ve benim üzerime alacak bir şeyim yoktu. Bir mont getirmiştin. Yeşil renkli hiç unutmam. Kendi ellerinle giydirmiştin üzerime. Dışarı çıktığımızda bakışlarını bana giydirdiğin monttan hiç ayırmaman ve adeta başka hiçbir şeye bakmaman dikkatimi çekmişti. Açıkçası biraz rahatsız olmuştum bu tavırdan. “Bu üzerindeki mont kimin biliyor musun?” diye sormuştun. Ben de merakla “Hayır. Kimin acaba?” diye sorunca gözlerin dolarak “Şehit Bilal’in” demiştin… O mont üzerimde değil ve üşüyorum şu an…”

LİDER Haberler